KESKİN: “YEMEN’DE ULUSAL BİR HÜKÜMETİN KURULMASI HERKESİN YARARINA OLUR. SİYASİ ÇÖZÜMDEN BAŞKA YOL YOK”

keskinSANANEWS: Perspektif programının 21 Nisan 2015 tarihli yayının konuğu Ortadoğu ve İran Uzmanı Arif Keskin oldu.

Keskin ile İran nükleer müzakerelerini, İran kamuoyunun müzakerelere bakışını, Yemen’deki Suudi Arabistan öncülüğündeki operasyonda gelinen son aşamayı ve Hocalı soykırımını konuştuk.

“Nükleer Mutabakat, İran’da Farklı Bir Dil, Farklı Bir İletişim Modeli Müjdeliyor”

PERSPEKTİF: İsviçre’nin Lozan kentinde gerçekleştirilen İran nükleer müzakerelerinde, İran ve P5+1 ülkeleri temel konularda uzlaştı. Nükleer müzakerelerde alınan bu sonucu nasıl değerlendiriyorsunuz?

ARİF KESKİN: Bu sonuç, farklı açılardan çok çeşitli unsurları içinde barındıran bir mutabakattır. İran’ın hem iç hem dış politikası açısından farklı anlamlara sahiptir.

1979 devriminden sonra İran İslam Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri’ni (ABD) “büyük şeytan” ilan ederek rejimi Amerikan karşıtlığı üzerinden kurgulamıştı. Daha sonraki süreçte diplomatik çabalarla ABD ile İran arasında bir yakınlaşma oldu. Aslında bu yakınlaşma, devrimin temel değerlerinden birinden kopuşa işaretti.

Hameney, “Eğer biz nükleer konusunda bir başarı elde edersek, bunu farklı alanlarda da sürdürebiliriz,” şeklinde bir açıklama yaptı. İran’ın bugüne kadar hem iç hem dış siyasetteki söylemi, Batı ile karşıtlık ve düşmanlık odaklıydı. Her ne kadar İran, kendisini ne doğu ne batı ülkesi olarak ilan etse de özellikle İran’daki Amerikan karşıtlığını açıkça görmek mümkündü.

Şimdi ise İran’da diplomasi farklı bir dil, farklı bir iletişim modeli umudunu doğurmuş durumda. “Batı ile farklı değerlere sahip olabiliriz, ABD ile farklı görüşlere sahip olabiliriz, ama birbirine zıt değerler ve fikirler düşmanlık anlamına gelmez. Karşılıklı konuşabiliriz,” şeklinde ifade edilebilecek bir görüş hâkim İran’da… Bu durum, İran ve Batı arasındaki nükleer mutabakatın sonucudur ve İran rejimine özellikle diplomasi yeteneği ve becerisi açısından güven vermektedir.

Nükleer müzakerelerde alınan mesafe, İran diplomasisi açısından yeni bir deneme, yeni bir başarı alanı olarak görülebilir. Nükleer müzakereler, bölgenin barışı, istikrarı ve İran’da yaşayan insanlar için ekonomik, siyasal ve toplumsal sonuçları açısından önem taşımaktadır.

“Madem Anlaşacaktınız, İran’ı Neden Krize Sürüklediniz, Niye Risk Altına Soktunuz?”

ARİF KESKİN: Ancak nükleer müzakerelerle ilgili İran’da şöyle bir tartışma da var. Madem nükleer konusunda anlaşacaktınız, neden 2002’den günümüze kadar bu çekişmeyi sürdürdünüz? Neden 2005’ten sonra İran’ı kriz alanlarına sürüklediniz? Gerçekten de nükleer kriz 2002’de başladıktan sonra farklı bir şekilde yürütülebilirdi. İran ile Batılı devletler arasında bu tür bir çatışma yaşanmayabilir, nükleer kriz bu noktaya tırmanmayabilirdi. İran neredeyse nükleer konusunda vurulacak bir ülke pozisyonuna getirildi.

İran’da özellikle de Hameney ve Ahmedinejad gibi radikaller ve askerler bu meseleyi farklı bir noktaya sürüklediler. İranlı yetkililer, nükleer meseleyi sadece “nükleer” olarak görmedi, iç ve dış politikada bu mesele üzerinden birtakım stratejik amaçlara ulaşmaya kalkıştı. Bu şekilde nükleere nükleerden daha fazla anlam yüklemek İran’ı farklı bir noktaya sürükledi. Bu politikanın nereye evrileceği o dönemde çok öngörülebilir de değildi.

2005’ten sonra İran’ın dosyası Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nda (UAEK) idi, ardından Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne gitti. Güvenlik Konseyi’nden İran aleyhine birçok karar çıktı. İran konusunda ABD Avrupa ülkeleri ile yakınlaştı, ancak Çin ve Rusya’dan ise istediği desteği göremedi. İran ekonomisi krize girdi. İran yönetimi, 2009’da Yeşil Hareketi ile bir çatlak yaşadı, şu anda da bu sorunu hala atlatmış değil. Bu anlaşmazlıkta nükleer krizin önemli bir rol oynadığı dile getiriliyor.

“Nükleerin Hangi Kutsal Anlamı, Hangi Milli Değeri Var Ki İran Halkı İçin? Halk Niye Nükleeri Kutsasın Ki?”

PERSPEKTİF: Nükleer konusu İran halkı için bir onur, haysiyet meselesi midir? İran’da siyasi liderler toplumun hassasiyetlerini kendi siyasi amaçları için kullanmakta mıdır?

ARİF KESKİN: Bu söylem, İran rejiminin yaydığı bir propagandadır. Ruhani cumhurbaşkanı olduktan sonra İran toplumu için oldukça hassas olduğu söylenen bu konu ile ilgili referandum yapmayı önerdi. Ancak herhangi bir referandum veya kamuoyu yoklaması gerçekleşmedi. 2005’ten sonra İran basınında nükleer konusunda yazı yazmak da yasaklandı.

İranlıların çoğu ülkelerinin nükleer bir güç olmasını isteyebilir, ama ne pahasına? Buradaki temel sorun, nükleer mesele üzerinden yürütülen diplomasidir. Ruhani ve Hatemi şunu söylüyorlardı: Nükleer güce sahip olma isteği, 1953’lerden günümüze kadar İran’da var, bunu devam ettirebiliriz. Ama bu bizimle Batı arasında bir güven bunalımının ürünüdür. Biz bunu zamana yayabiliriz. Önce Batı ile güven tesis edelim, sonra nükleere yoğunlaşalım.

Peki, nükleer mesele eğer halkın refahına, demokrasiye, istikrara katkı sağlamıyorsa halk bunu neden istesin? Nükleerin hangi kutsal anlamı, hangi milli değeri var ki İran halkı için? Halk bunu niye kutsasın? Böyle bir durum yok. Bu, İran rejiminin yaydığı bir propagandadır.

Gerçekten öyle bir anlamı olsaydı, şu an nükleer görüşmede alınan sonuçla birlikte herkesin sokağa çıkıp isyan etmesi gerekirdi. Ama halk, süreçten memnun görünüyor, insanlar tepkili değil. İranlılar, müzakerelerde ilerleme kaydedilirse üzerlerindeki baskının kalkacağını düşünüyor. Nükleer sorun, 2002’den sonra İran toplumunun gündemine geldi, bu tarihten önce böyle bir gündem bile yoktu. Bu eğer gerçekten milli bir sorun olarak görülseydi 2013’te nükleer konusunda en şahin tezi savunan diğer adaylar cumhurbaşkanı seçilirdi. Fakat İran halkı tercihini Ruhani’den yana kullandı. Çünkü Ruhani henüz seçimlerden önce nükleer ile ilgili görüşmelerde taviz vereceğini ve anlaşmaya varacağını söylemişti. Hameney de halkın isteklerini hesaba katarak hareket ettiklerini söyledi.

“Yemen’de Siyasi Uzlaşı Ortamının Doğduğuna Dair Sinyaller Alıyoruz”

PERSPEKTİF: Geçtiğimiz günlerde İran Dışişleri Bakanı Muhammed Zarif, ülkesinin Yemen’e yönelik askeri operasyonun durdurulması için her türlü yardıma hazır olduğunu bildirdi. Yemen’deki Kararlılık Fırtınası Operasyonu, bölgesel dinamikleri nasıl etkiliyor? Suudi Arabistan ve İran’ın Yemen üzerinde karşı karşıya gelmesinin bölgesel güvenlik açısından doğurduğu riskler nelerdir?

ARİF KESKİN: Önce size ve bizi dinleyenlere yeni bir haber ileteyim. Bu haber, İran basınına ve bazı Arap yayın organlarına şu an itibariyle düşüyor. Yemen konusunda bir uzlaşı ortamının doğduğuna dair iddialar dolaşıyor. Hatta büyük ihtimal, Suudi Arabistan’ın bugün ateşkes ilan edeceği haberleri geliyor.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Emir Abdullahiyan da önümüzdeki süreçte ateşkesin ilan edilmesi konusunda iyimser oldukları yönünde bir açıklama yaptı. İran resmi yetkilileri de bu yönde beyanatlarda bulundu. Henüz bir iddiadan ibaret olsa da böyle bir haber aldığımızı belirtmiş olayım. Bu haber, Yemen konusunda uzlaşıya yönelik bir iradenin ortaya konulmaya başlandığının göstergesi…

“Yemen’de Suudi Arabistan’ın Zafer Elde Edemeyeceği Ortada. Yemen’deki Yangın Bölge Ülkelerini de Sarabilir”

ARİF KESKİN: Yemen çatışması net olarak Suudi Arabistan’ın kazanamayacağı ve sonu olmayan bir çatışmadır. Yemen’deki çatışma, Yemen’de kalmayabilir. Bahreyn’e ya da başka ülkelere de sıçrama ihtimali var. Eğer bu saldırılar devam ederse Yemen’in Suriyeleşme, Iraklaşma ve yeni bir Libya olma ihtimali söz konusu.

Yemen’de El-Kaide oldukça güçlüdür. Bu saldırılar devam ederse ve Yemen bürokrasi aygıtı iyice güç kaybederse, Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) ve El-Kaide’nin Yemen’de güçleneceği net olarak ortadadır. Böyle bir tehdit birinci dereceden Arap ülkelerini vurur, İran ise bu tehditten biraz daha uzaktadır. Yemen, Suudi Arabistan’ın sınırındadır. Suudi Arabistan ve Yemen halkları birlikte yaşayan, yakın ilişkilere sahip insanlardan oluşmaktadır. Doğal olarak Yemen El-Kaidesi’nin birinci hedefi Suudi Arabistan’ın kendisidir. Bunu Suudiler de çok iyi biliyorlar. Dolayısıyla Yemen’de askeri bir çözüme ulaşılamayacağı konusunda herkes hemfikir. Yemen’deki istikrarsızlık ve şiddet bölgedeki diğer ülkelere de sıçrayabilir. Yani Yemen’in ateşi sadece Yemen’i yakmaz, başka yerleri de yakabilir.

“Güç ve Nüfuz Mücadelesinin Etkili Olduğu Yemen’de Siyasi Çözümden Başka Çare Yok”

ARİF KESKİN: Aden Körfezi, Bab’ül Mendep Geçidi ile Süveyş Kanalı’na bağlanır. Bu boğaz, dünya ticaretinin en önemli boğazlarından birisidir. Şu anda oraya askeri gemiler doluyor, İran orada, Mısır ve diğer ülkeler oraya gidiyor. Bu bölge, herhangi bir kışkırtmaya müsait bir noktaya dönüşüyor. Bab’ül Mendep kapanırsa Süveyş Kanalı da kapanır ve doğal olarak petrol ve doğalgaz sevkiyatı ve ticaret durma noktasına gelir. Aden Körfezi’nde sıcak bir çatışmanın sadece orası ile sınırlı kalmayacağını biliyoruz, başka yerlere de sıçrayabilir.

Yemen halkına saldırarak İran’ın bölgede nüfuz kazanmasını engelleyemezsiniz, vurduğunuz halk Husiler ve Zeydiler. Zeydiler, Yemen’in toplumsal dokusunun en önemli unsurudur, ülke genelinde %35’lik bir nüfusa sahiptir. Onlar tarihsel olarak oradalar ve orada yaşayacaklar, onları bütünüyle yok etmeniz mümkün değil. Tüm bunlar bir arada düşünüldüğünde Yemen krizinde müzakereden başka bir çözüm söz konusu olamaz.

Türkiye’de genellikle Yemen gibi ülkelerin önemleri küçümseniyor. Bu ülkeler, küçük ya da fakir olabilir, ama jeopolitik olarak baktığınızda Körfez ile Bab’ül Mendep’in en stratejik noktasında yer alıyorlar. Bu ülkeler, bölgesel aktörlerin güç ve nüfuz kazanmak istediği ülkeler. Bir kez daha vurgulama gerekirse, Yemen’deki ateşin başka yeri yakma potansiyeli çok yüksek. Zaten İran da bunu istemiyor.

“Yemen Halkının Tamamını Temsil Edebilecek Bir Ulusal Hükümetin Kurulması Herkesin Yararına Olur”

ARİF KESKİN: İran, Yemen’de Suriye’den farklı bir dil kullanıyor. İran’ın, Suriye’de ve Irak’taki etkisi ortada, ama Yemen’de açık bir şekilde “Ben de varım” diyemiyor. Çünkü Yemen’in etrafında oluşmuş koalisyon, yani ittifak ilişkileri çok büyük ve güçlü. İran, bu güçlü oluşumu karşısına almak istemiyor.

Yemen, çatışma çıkma potansiyeli yüksek bir ülke. Yemen’de kabileler ve aşiretlerin etkisi, ülke genelinde ulusal bir birlik oluşmasının önünde ciddi bir engel. En büyük silah kaçakçıları Yemen’de bulunuyor. Böyle bir ülkede bir çatışma çıkarsa bunu durdurmak oldukça zor olur. İran da bu gerçekliğin farkındadır.

Burada Suudi Arabistan, İran, Türkiye ve aslında genel olarak tüm ülkeler için en doğru yol, Yemen halkının tamamını temsil edebilecek bir ulusal hükümetin kurulmasıdır. Gelen haberler de bu yöndedir. Ancak bu haberlerin doğru olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Husiler, silahlarını muhafaza ederek başkentten geri çekiliyor ve kendi bölgelerine dönüyor. Eski hükümet, bir geçiş hükümeti kurarak yoluna devam ediyor. Bu şekilde bir barış ortamı sağlanarak ulusal bir hükümetin kurulması planlanıyor.

“Uluslararası Hukuk, Siyasetin Pençesinde Can Çekişiyor. Hocalı Katliamında Bunu En Derinden Yaşayan Ülke Azerbaycan’dır”

PERSPEKTİF: Sözde Ermeni soykırımın 100. yılı için Ermeni lobisi etkin bir faaliyet yürütüyor. İran Azerbaycanında doğmuş bir Azerbaycanlı olarak, bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Osmanlı dönemindeki Ermeni sürgününü “soykırım” olarak nitelendirme çabaları son hız sürerken, örneğin Ermenilerin Azerbaycanlılara karşı uyguladığı vahşetin, Hocalı katliamının dünya genelinde yeterli ilgiyi topladığını düşünüyor musunuz?

ARİF KESKİN: Bir Azerbaycanlı olarak bu konularda hassasımdır. Bu nedenle tarafsız olmakta zorlanabilirim. Ancak şunu söyleyebiliriz. Uluslararası hukuk ve uluslararası güçlerin en önemli sorunu, aslında hukuk ve adalettir. Maalesef siyasi kararlar, hukuk ve adaleti öteliyor ve dışlıyor. Bunu biz Azerbaycan-Ermenistan çatışmasında yaşadık, hala da yaşıyoruz.

Karabağ ve Azerbaycan’ın diğer bazı illeri hala Ermenistan’ın işgalindedir. Aslında uluslararası hukukun onayladığı gibi bu bölgeler Azerbaycan toprağıdır. Ancak buna rağmen ne Avrupa’dan ne Amerika’dan ne uluslararası bir kuruluştan bu konuda Azerbaycan’ı destekleyen hiçbir adım atılmıyor. Hatta işgalci taraf Ermenistan olmasına rağmen ambargoyu Azerbaycan’a uyguluyorlar. Hocalı’da ve başka yerlerde dünyanın gözü önünde çok ağır facialar yaşadığımız halde, büyük güçler bu konulara gözünü yummaya devam ediyor.

Batı liberal demokrasisi kendisini insan hakları çerçevesinde tanımlıyor. Batılı ülkeler, insan haklarını her tür etnik, mezhepsel, milliyetçi sınırlamalardan bağımsız biçimde insanı temel alarak savunduğunu iddia ediyor. Batı liberal demokrasisinin kuruluş felsefesi de budur. Ancak her ne kadar Batılı devletler uluslararası hukuku da bu çerçeve içinde yapılandırmak istediklerini söyleseler de bunun eyleme dönüştüğünü göremiyoruz.

Uluslararası hukuk, siyasetin pençesinde can çekişiyor. Çifte standartlar uygulanıyor, iki yüzlülük yapılıyor, yalanlar söyleniyor… Azerbaycanlılar bunu derinden yaşamış bir millettir. Tüm bunlar bazı insani değerlere kuşku duyulmasına neden oluyor. İstikrarlı bir barışın sağlanmasını engelliyor, halkların ve milletlerin kardeşliğini zor duruma sokuyor. Ülkelerin de ilişkileri problemli hale geliyor. Bu da başka tür bir radikalizmin ve fundamentalizmin temelini oluşturmaktadır.

Gerçekten de El-Kaide, IŞİD ve Batı karşıtı olan diğer radikal unsurlar nereden besleniyor? Bütün bu tarihi hafızalar birikerek bu noktaya geliyor. Bunları meşrulaştırmak anlamında söylemiyorum. Sadece bir patolojiye dikkat çekiyorum. Yani hukukun, insan haklarının siyasete malzeme olmasının nasıl radikal sonuçlara yol açabileceğini söylüyorum.

Perspektif programına katılımı için Arif Keskin’e teşekkür ederiz.

Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlisi Arzu Turgut ve Samet Şen’in sunumu ve katkılarıyla Perspektif her hafta Salı günü 16:10’da Radyo Ton Kampüs FM 94’de…

(403)

facebooktwitter

پاسخ دهید

نشانی ایمیل شما منتشر نخواهد شد. بخش‌های موردنیاز علامت‌گذاری شده‌اند *