MAHMUTALİ ÇAĞRI ÇEHREGANLI RÖPORTAJI I: ‘TÜRKİYE’Yİ YÖNETENLER UTANMALIDIR’

cehreganliyeraltiavrasya.com : Mahmutali Çağrı Çehreganlı beğ, hayât hikâyenizi sizin ağızınızdan dinleyebilir miyiz? Günümüzde İran olarak adlandırılan bölgede, Fars rejiminin işgâli altında bulunan Güney Azerbaycân’ımızın başkenti Tebriz’e yakın olan ve Urmu Golü’nün kuzeyinde konuşlanan Çehregan kasabasında 1958 yılında dünyaya gözlerimi açtım. Büyükbabam Settarhan (meşhûr Settâr Han değil) Meşrûtiyet Devrimi’nde etkin rol oynamış ve öğretmenlik yapmıştır. Aynı şekilde babam Babahan da öğretmen olmuş ve benim küçük yaşlarda milliyetçi duygulara sâhip olmamda anlattığı târihî hadiselerin ve sofrabaşında yaptığı millî-siyasî sohbetlerin büyük payı ve katkısı olmuştur.

          Şahsım da aynı şekilde hayatımın büyük bir bölümünü Güney Azerbaycân’ımızın çeşitli bölgelerinde öğretmenlik yaparak geçirmişimdir. İleriki süreçlerde Tebriz ve Tahran Üniversitelerinde öğretim üyesi oldum ve yabancı diller fakültesinin rektör yardımcılığını üstlendim, Tebriz ve Tahran üniversitelerinde tarihte ilk kez Türkçe sınıfların açılmasını sağladık. Öğretmenlik ve profesörlük yıllarımda derslerimin çoğunu öğrencilerime Türkçe anlattım ve tartışmalar neredeyse hep kendi anadilimiz vâsıtası ile gerçekleşti. Şu an öğrencilerimden, İran diye adlanan ülkenin çeşitli bölgelerinde, etkin alanlarda profesyonel meslek sâhibi olanlar vardır.

          Doktora tezimi ‘Farsça’da Türkçe sözcükler’ adlı çalışma üzerinde yaptım. İran genelinde bin yıllık Türk hükmünün gündelik kullanılan Farsça sözcükler üzerinde etkisini araştırdım. Filoloji üzerine doktora sâhibiyim.

Farsça ve Türkçe arasındaki etkileşim mâlumunuz. Peki İran’da Türkçe’nin durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Farsça’nın Azerbaycân Türkçemiz üzerinde olan menfi etkisi çok daha ağır ve ölümcüldür. 1924 yılında Pehlevî rejiminin dış destek ile Kaçar Türk Hanedanlığı’nın darbe yoluyla indirerek yönetimi ele almasi sonrasında, Türkçe resmen ülke genelinde yasaklandı ve Türklerin Farslaştırılması projeleri yürürlüğe kondu. Bu süreçte Azerbaycân Türkleri boş durmadılar, çırpındılar, ayağa kalktılar ancak her seferinde kurnaz ve zâlim Fars faşizmi binlerce soydaşımızın kanını akıtarak hak arayışlarımızı ve haykırışımızı bastırmayı başardı.

          Bunu birkaç meseleye bağlıyorum: Türkler ne yazık ki hiçbir zaman ataları ve yöneticileri tarafından tam, devâmlı ve yeteri kadar ‘milletleştirilmediler’. Hep içimizde (kimlik açısından) bir boşluk oldu ve bu boşluğu başkalarına özenerek, örneğin Farsça’ya kimi zaman Türkçe’den daha çok değer verip, Türklüğü hor görerek doldurduk. Dolayısıyla Türk kimliği ve Türklük bilinci ağır menfî etkiler gördü.

Güney Azerbaycân Millî Oyanış Hareketi’ni (GAMOH) kurmanızda bu menfî etkilerin payı var mı? GAMOH’u hangi amaçla kurdunuz? Amacınız ve faaliyetleriniz nelerdir?

Bir asıra yakın süren Fars hükümetlerinin asimilasyon projeleri sonucu açıkçası Güney Azerbaycân ve toplamda 40 milyon gibi bir nüfusa sahip İran Türklüğü özellikle iki onyıl öncesi gibi bir süreçte büyük ölçüde sessizleşmiş, susturulmuş, kimliği unutturulmuş, boyundurluk ve esarete zorla rızayet veren ölü bir topluma çevirilmişti. Bu tehlikenin farkında olarak birşeyler yapmanın gerekli olduğu hissi içindeydim. Hep milletimizi ayağa kaldıracak ve bu haksızlıklara dur diyecek bir önder aradım ama ne yazık ki siyasî anlamda böyle birisi öne çıkmadı. Bu süreçte üniversite içinde ve dışında toplantılarımızı devâm ettirdik, çalışmalarımızı sürdürdük ve bir zaman sonra gördüm ki kendi öğrencilerim bana nasîhat almak için geliyor ve bizden daha büyük adımlar atmamızı bekliyorlardı.

          1995-1996 İran Milli Meclisi’nin beşinci dönem seçimlerine Tebriz’den aday olarak katıldık. Seçim öncesi süreçte dört yüze yakın iclas, toplantı ve görüşlerde bâzen onlara bâzen de binlerce soydaşımıza aynı salonda seslendim. Onlardan anayurtlarına ve törelerine sahip çıkmaları için meydana inmelerini istedim. Seçim sonucunda Tebriz tarihinde rekor bir oy oranıyla İran Parlamentosu’na birinci sıradan milletvekili olarak girme hakkı kazansam da, İran rejimi şahsımı tutuklayarak Tebriz zindânına gönderdi. Seçimler ve sonrası yaşanan olaylar bizler ve bizi destekleyen soydaşlarımız için bir dönüm noktası oldu.

          1995 yılında millî şehidimiz ve GAMOH teşkilatımızın ilk genel başkan yardımcısı şehit mühendis Gulamrızâ Emani ile Tebriz’de bulunan evimde milli hareketimizin kıvılcımları atıyor ve altyapısını oluşturuyorduk. Güney Azerbaycân Milli Hareketi adını milletimize armağan ederek mücâdelimizi resmîleştirdik. Yedi yıl süren zindân ve ev hapsinden sonra 2002-2004 yılları arasında gerçekleştirdiğim Kuzey Azerbaycân ve Türkiye seferleri ışığında şahsıma sürekli yöneltilen bir soru vardı: ‘Bizde (Kuzey Azerbaycân) Elçibey önderliğinde başlatılan harekete Milli Âzatlık Hareketi adı verildi, peki Güney Azerbaycân’da yaradılan Millî Hareket ne hareketi, âzatlık mı, kurtuluş mu?’ Bu ve buna benzer sorulara yanıtım Güney Azerbaycân Türklüğünün ağır derecede asimilasyona mâruz kalmış olması ve bu nedenle güçlü bir uyanışa ihtiyaç duyduğumuzu belirttim. Özellikle bu târihten beri hareketimiz ve teşkîlatımız ‘Güney Azərbaycân Milli Oyanış Hərəkati’ (GAMOH) olarak resmî faaliyetini yurtiçi ve dışında sürdürmektedir.

Türkiye ve Azerbaycân’a giriş yasağınızın olması GAMOH çerçevesinde gerçekleştirdiğiniz faaliyletlerden mi kaynaklanıyor? Bu giriş yasağı meselesini bu bağlamda açar mısınız?

Hep ulu yaradana şükrederim ki en azından ikibinli yılların başında Türkiye ve Kuzey Azerbaycân’a özgürce seyâhat edip, bu iki kardeş ülkenin medyasından istifâde ederek bastırılmak istenen hâk haykırışımızı bâzı önemli çevrelere ve büyük Türk halkına ulaştırabildik. Bu süreçte Avrupa Parlamentosu, çeşitli Avrupa ülkelerinin parlamentoları, Amerikan Senatosu ve Temsilciler Evi’nin yanı sıra dâvet üzerine Beyaz Saray yetkilileri ile gerçekleşen görüşmelerde, belkide rahmetlik Câfer Pişevari’nin önderliğinide 1945 yılında Güney Azerbaycân Türklerinin kurdukları Azerbaycân Milli Hükümeti’nin ardından ilk kez İran’in çeşitli rejimleri (Pehlevî ve molla) tarafından işgaline devam edilen Güney Azerbaycân adlı bir bölgenin varlığını dünya kamuoyuna duyurduk. (Pişevarî hükümeti hakkında da şunu ilettti: Ne yazık ki bu hükümet kuruluşunun birinci yıldönümünde Fars ordusu tarafından işgâl yoluyla yıkıldı ve yaklaşık otuzbin milliyetçi ve vatansever Güney Azerbaycân Türkü kanlara bulanarak katledildi.) Daily Telegraph, The Guardian ve Washington Post gibi uluslararası üne sâhip gazetelerde Güney Azerbaycân mücâdelimizden bahsedildi.

          Bu süreçte yurtdışında olan bazı soydaşlarımızın da yardımıyla dâvâmız ‘ulusal’ boyut kazandı. 2007 yılında ise Birleşmiş Milletler (BM) ile de çok yakından bağlantılı olan uluslararası ‘Unrepresented Nations and Peoples Organisation’ (UNPO) yâni ‘Devletsiz Milletler Örgütü’ adlı uluslararası kuruma, ki Doğu Türkistan, Kırım Tatar yurdu ve Irak Türkmeneli’mizin de temsîlcileri buraya üyedir, Güney Azerbaycân adına GAMOH teşkilâtı temsilciliğinde üyelik kazanmayı başardık.

Bundan önce Iran’da bir ‘karikatür krizi’ olmuştu diye biliyorum… 

Bildiğiniz gibi, 22 mayıs 2006 yılında resmî İran isimili gazete bir karikatüründe Türkleri hamamböceği olarak resmetti ve Türk nüfûsunun aynen hamamböcekleri gibi tuvaletten beslendiğini yazarak Azerbaycân Türklüğüne ağır hakârette bulundu. Bu hakârete îtiraz olarak Güney Azerbaycân’ın çeşitli bölgelerinde, yaklaşık onaltı şehrinde, milyonlarca soydaş meydanlara inerek bu rezâleti bütün gücüyle protesto etti. Yüzbinler başkent Tebriz’de ‘haray haray ben Türk’üm’ diyerek haykırdı ve Fars faşizmini iliklerine kadar titretti. Bunun üzerine Türk düşmânları gerçekten de Güney Azerbaycân Millî Hareketi’nin varlığını kabullenerek kendilerince gerekli karşı adımları atmaya başladılar.

          Işte bundan sonraki süreçte yurdumuza giriş ve çıkışımız zorlaştırıldı, engellendi ve sonunda imkânsızlaştırıldı. Güney Azerbaycân’da ayaklanmalardan yaklaşık birkaç hafta sonra 2006 yılında geldiğim Türkiye’de tutuklanarak sınırdışı edildim. Oradan gittiğim öz yurdumuz Kuzey Azerbaycân’dan da aynı gün içinde güvenlik güçleri tarafından ‘burası güvenli değil, sizi daha güvenli bir yere götüreceğiz’diyerek bazı çok yakın arkadaşlarla yemek halinde olmama rağmen eski Nahçıvan Havalimanına götürülerek oradan da  sınırdışı edildim.

          Arkadaşlarımızın güvenli yerlerden elde ettikleri istihbârat dönemin İran cumhûrbaşkanı Mahmûd Amedinecâd’ın bizzât Recep Tayyip Erdoğan ve İlham Aliyev ile temas kurarak şahsımın İran rejimine teslîm edilmesini baskıcı biçimde talep etmiş. Fakât teslîm edilme durumum arkadaşların çabaları ve konuyu medyaya taşımalarıyla engellense de, ne yazık ki öz kardeş yurtlarımda kalmama müsâde edilmedi. Dönemin Rusya savunma bakanı Sergey İvanov da Azerbaycân yetkililerini arayarak gönderilmemi istenmiş ve ne yazık ki Azerbaycân hükümeti de bu tehdîtlere yenik düşmüştür. Şu an yedi yıldan fazladır sürgündeyim.

‘Kardeş yurtların başında olan yöneticilere çok sözüm yok ama (…) Mesut Barzani’den ders alıp utanmalarını diliyorum.’

          2012 kasım ayında değerli kardeşim Millîyetçi Hareket Partisi genel başkanı sayın Devlet Bahçeli bey’in dâveti üzere MHP 10. Olağan Kongresi’ne katılmak için oğlumla birlikte Ankara Esenboğa Havalimanı’na insem de, yedi yıl sonra tekrar sınırdışı edildim. Hâlen giriş yasağım sürmektedir. Daha sonra ağustos 2013 yılında yine oğlum Alp Arslan ile girişimin yasak olduğu bir başka kardeş yurt olan Kuzey Azerbaycân’a gittik ama sınırda bizi geri çevirdiler.

          Kardeş yurtların başında olan yöneticilere çok sözüm yok ama utanmalarını diliyorum. Neden mi utanacaklar? Yanıbaşlarında olan otuzbeş milyon Güney Azerbaycân Türklüğüne, ekonomik ve kendi iktidarlarının çıkarı uğruna, sırtlarını çevirdikleri için. Kuzey Irak olarak adlandırılan bölgede, daha devletini tam olarak kuramadan, İran, Suriye, ve Türkiye’de yaşayan soydaşlarına her türlü ekonomik, mühimmât ve siyasî desteği sağlayan Mesut Barzanî’den ders alıp utanmalarını diliyorum. Şimdiye kadar Batı bize maddî destekte bulunmadı. Bu anlaşılabilir ve kabûl edilebilir bir durum. Ancak, inanır mısınız ki dünyada onyedinci ekonomi olmayla övünen koskoca Türkiye iktidârı ve petrol içinde boğulan Azerbaycân hükümeti şu ana dek bir kuruş bile yardımda bulunmazken, bana belirli kalış süreci için ödediğim para karşılığı verdikleri vize işlem parasını alıp beni aynı gün sınırdışı etmişlerdir. Bu duruma son sözü ve yorumu büyük Türk milleti ve Türk millîyetçilerine bırakıyorum.

Sürgünde yaşamak nasıl bir duygu? Güney Azerbaycân’dan uzak olmak işinizi zorlaştırmıyor mu? Gurbetten ne gibi tehlîkeler görünüyor Güney Azerbaycân’da?

Ben emekli bir öğretim üyesi ve sürgünde minimum şartlar altında yaşamını âilesiyle birlikte sürdürmeye çalışan büyük Türk milletinin küçük bir askeriyim. Ve bununla ömrümün son anına dek gurur duyacağım. Ancak durum bildiğimiz gibi değil ve olası hadiselere hazırlıklı olmamız şart. Bölgede gün geçtikçe silâhlanan ve organize olan bir güç var. Bu güç Anadolu Türklüğü’nün, Irak ve Suriye Türkmen kardeşlerimizin ve Güney Azerbaycân’ımızın batı bölgesinde yaşayan milyonlarca soydaşımızın doğduğu ve yaşadığı doğma anayurdu ve vatanına göz dikmiştir.

‘Barzanî Tebriz ve Urmiye Büyük Kürdistan’ın kalbi deme cüretini gösterdi’

          Geçenlerde bir demecinde Barzanî Tebriz ve Urmiye gibi, sözde, ‘târihî Kürt şehirlerini’ göçebe Türklere bırakmayacaklarmış dedi. Bu bölgeleri hedeflediklerini belli ediyor ve Büyük Kürdistan’ın kalbi ve yüreği olarak adlandırabilme cesâretini gösteriyorlar. Barzanî Türkiye’de üst düzey karşılanırken Türkmen soydaşlar katlediliyor, sistematik biçimde yurtları ellerinden alınıyor. Biz Türkiye’mizden maddî ve mânevî yardım tabii ki bekliyoruz ama bunlar şart değildir. Ama bize en azından öz yurdumuza girişimizi ve az da olsa kalışımızı çok görmesinler. Gün gelir mevcût iktidarlar yaptıkları târihî yanlışların hesâbını târih önünde veremezler. Eğer böyle devâm ederlerse bu davranışları onların alınlarına kara leke olarak yapışacaktır

Peki bize Güney Azerbaycân’ı biraz anlatır mısınız? Güney Azerbaycân derken nereden bahsediyoruz?  Cografî yapısı ve imkânları nelerdir?

Güney Azerbaycân’ın başkenti Tebriz’dir. Bölgenin yüzölçümü yaklaşık 300 000km2 ve nüfûsu yaklaşık 35 milyondur. Bu nüfusun aşağı yukarı 20 milyonu târihî Güney Azerbaycân topraklarında yaşamakta, kalan 15 milyon ise İran geneline yayılmıştır. Bunlardan büyük bir kısmı, yani  8 milyon civarında bir Türk nüfusu, Tahran eyalet ve şehrinde yaşamaktadır.

‘Istanbul’dan sonra en çok Türkçe konusulan şehîr Tahrân’dır’

          Bildiğiniz gibi Türkiye dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da belirttiği gibi İstanbul’dan sonra en çok Türkçe konuşulan şehîr Tahran’dır. Güney Azerbaycân’ın komşuları batıda Türkiye ve Irak, kuzeyindeyse Kuzey Azerbaycân (Azerbaycân Cumhûriyeti) ve Ermenistan’dır. Doğuda Hazar sahilleri, Gilek’ler (Iran’da bir topluluk) ve güneyde ise Fars nüfûsu ile bir komşuluk sözkonusudur.

          Belki de biraz daha ilgilenmemiz gereken Güney Azerbaycân ile İran genelinde yaşayan diger Türk boylarının o bölgelere yerleşme târihleridir. Evet, Türkler resmî olarak 1924 yılına dek aralıksız olarak, yaklaşık bin yıl, İran’ın tümüne hüküm sürdüler. İran’da mevcût olan târihi bölgelerinin birisinin adı da Farsistan’dır, ki bu bölge Farslar’ın tarihte İran adlanan bölgede yaşadıkları yerdir. Burada anlatmak istediğim şu; Azerbaycân bölgesinin hiçbir şekilde Farsistan bölgesi ile alakası yoktur.

Peki ‘Azerbaycân Türkleri’ dediklerimiz kimlerdir? Kısaca anlatır mısınız?

Azerbaycân Türkleri, ister günümüz Azerbaycân Cumhûriyeti’nde, isterse de Fars işgâli altında olan Güney Azerbaycân’ımızda olsun, târih boyu kendi bölgelerinde yaşamış, medenîyete büyük katkılar sağlamış Türklüğün Oğuz boyundandırlar. Bölgede yapılan arkeolojik çalışmalar Oğuz Türklerinin ve Azerbaycân Türk medenîyetinin büyük ölçüde somut ispâtlarıdır. Evet, Orta Asya’dan daha sonra atalarımız batıya doğru göç ettiler ve göç rotaları günümüz İran ve Güney Azerbaycân’ıdır. Horasan’dan girerek Anadolu’ya dek ve oradan da Rumeli’ye kadar ilerledi ecdâdımız. Sultan Alparslan ve ordusu, Anadolu’ya 1071 yılında girmeden önce günümüz İran-Türk topraklarında konuşlanmışlardı. Bütün bunları göz önünde tutarsak Anadolu ve Azerbaycân Türklüğü arasında, nereden bakarsak bin yıllık coğrafî bir ayrılığa rağmen, Güney Azerbaycân ve Anadolu Türklüğünde bulunan gelenekler tıpa tıp aynıdır.

‘Güney Azerbaycân Anadolu’yu Türkistan’a bağlayan altın köprüdür’

Ortak dilimiz olan Oğuz Türkçesini kolaylıkla hem Tebriz hem de Ankara’da konuşmak ve birbirimizi anlamak mümkündür. Zaten sâdece bu yönden dahi târihî birliğimiz somut biçimde ortaya konmaktadır. Dinimiz birdir, bâzı mezhep farklılıkları olsa da bizler karşılıklı saygı göstermeli ve atalarımızın yönetim çekişmesi uğrunda yaptıkları hatâları tekrar etmemeliyiz. Bölgesel açıdan Türkiye’nin yanıbaşında olan Güney Azerbaycân âdetâ bir ‘altın köprü’dür; Anadolu’yu Türkistan’a bağlayacak ‘altın köprü’…

Ekonomik açıdan Güney Azerbaycân’ı değerlendirir misiniz?

Güney Azerbaycân tarım, hayvancılık, ayrıca mâden ve petrol gibi yeraltı kaynakları ile zengin, kendi nüfûsunu doyurma gücüne sâhip zengin bir bölgedir. Hazar Denizi ile sâhilleri bulunan Güney Azerbaycân’ımız stratejik bölgede konuşlandığı için büyük öneme sâhiptir. Güney Azerbaycân karayolu ile Türkiye’den Azerbaycân Türklüğüne ve oradan da Hazar ötesinde bulunan Türkmen, Özbek, ve Kırgız kardaşlara doğrudan ulaşma imkânı sağlamaktadır.

          Ekonomik açıdan Türkiye’mize büyük kazanımlar sağlayacak olan Güney Azerbaycân bir müttefikten öte kardeş yurt olacaktır. Ortak târih ve kültürü paylaştığımız için iletişim ve kaynaşım kolay ve hızlı olacaktır. Bu örneği daha öncesinde de soydaşlara belirttim. Gerçektende, Ankara’dan bir grup Oğuz Türkünü Tebriz’e, Tebriz’den de bir grup Oğuz Türk gencini Ankara’ya getirirsek aralarında herhangi bir fark görmemiz mümkün olmaz çünkü gerçekten de aynıyız.

Bu ortak noktalar ve benzerliklerden biraz bahseder misiniz? Türk televizyon kanallarının etkisinden de bahsediliyor hep…

Genel olarak Türk milletinde belirgin olan âile düzeni, küçüğe sevgi, büyüklere saygı anlayışı ve bunun gibi birçok gelenek Türkiye’mizde yaygın olduğu gibi Güney Azerbaycân’ımızda da mevcûttur. Evet, Türkiye’de bulunan soydaşlar, özellikle İstanbul ve büyük şehîrlerde daha fazla olarak Batı kültürüne mâruz kalmışlardır. Fakât bizim toplumumuz o kadar olgundur ki, bu gibi etkenler aramızda hiçte büyük farklar yaratmamıştır. Tam aksine Türkiye ve toplumu, Güney Azerbaycân Türkleri için günümüzde örnek bir ülke, toplum ve varlıktır.

          Güney Azerbaycân’da Türk nüfusunun büyük çoğunluğu sâhip oldukları uydular ile Türk kanallarına erişebiliyor. Anadolu Türkçesi ile daha yakından ilgilenme fırsatı elde ediyorlar. Güney Azerbaycân özgürleştikten sonra, çok kısa bir süre geçmeden, Anadolu’nun büyük şehirlerinde mevcût olan kültürel etkileşim Güney Azerbaycân’ımızda da mevcût olacaktır.

Birinci kısmın sonu

http://www.yeraltiavrasya.com/2015/02/mahmutali-cagri-cehreganli-roportaji-i.html

(1154)

facebooktwitter

پاسخ دهید

نشانی ایمیل شما منتشر نخواهد شد. بخش‌های موردنیاز علامت‌گذاری شده‌اند *